17 Ocak 2017 Salı

Merhaba Uzaylı

Sabahın 8'inde kalkıp oturdum televizyonun başına. Zaten bu aralar hep o koltukta takılıyorum. Yarı zorunlu bir keyif dönemindeyim. Ya da zorunlu bir "yarı keyif" dönemi denebilir. Sonra anlatacağım bunları.
Sabahın 8'inde harika bir film vardı. Dün akşam yarısında yakaladığım için izlemedim. Baktım tekrarı bu sabah. Filmin adı: The Man from Earth (Türkçe'ye de "Dünyalı" diye çevirmişler), tek bir evin küçük salonu ve aynı evin kapı önünde geçen leziz bir bilim-kurgu. Uzay gemileri, kostümler, efektler yok. Onun yerine zeki karakterleri olağanüstü diyaloglara sokan çok keyifli bir senaryo var. 
John Oldman eşyalarını toplamış, yaşadığı kenti ve çalıştığı üniversiteyi terk etmeye hazırlanmıştır. Meslektaşları da ona "hoşçakal" demeye gelirler. Bu birden bire ortaya çıkan "göç" fikrine anlam veremeyen arkadaşları, John'un 14.000 yıldır yaşayan bir mağara adamı olduğunu iddia etmesiyle şaşkına dönerler. Bir antropolog, bir arkeolog, bir din bilimci, bir psikolog, bir biyolog... O evin salonunda bir yandan arkadaşlarının aklından, bir yandan da şimdiye kadar yaşama dair bildikleri her şeyden şüphe ederek harika diyaloglara girerler. Tek bir odada geçen ama sizi sıkması mümkün olmayan, düşük maliyetli bir bilim-kurgu filmi söz konusu. 
Sonunda tahminlerinizin ötesinde bir sürpriz sonu var. Çok doğal bir o kadar da şaşırtıcı bir son. 

Zaman… Göremeyiz, duyamayız, tartamayız, laboratuvarda ölçemeyiz. Bir nanosaniye önce olduğumuz ile, şimdiki oluşumuz ve bir nanosaniye sonraki olacağımız, subjektif var oluş farkındalığı. Hopiler zamanı bir manzara olarak düşünmüşler; önümüzde, arkamızda var olan bir manzara.Ve biz onun içinde ilerliyoruz, dilim dilim.





Çevir/Translate

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...