30 Aralık 2012 Pazar

Vergilius'un Ölümü


İlk basımı 1945 yılında yapılmış olan Vergilius’un Ölümü sonunda Türkçe’ye çevrildi ve basıldı. Esere 67 yıl sonra kavuşuyor olmanın yanında, çevirmeni Ahmet Cemal’in 40 yıl süren çeviri macerasıyla heyecanlananların sayısı da az değil.
Ben de bu heyecanı yaşayanlardan biriydim. Ahmet Cemal’in Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde verdiği derslerden bir kaçına katılma şansını yakalamış (ki tadı damağımda kalmıştır, ders verdiği son seneydi) ve birikimine yazılarından sonra hiç bitmesini istemediğimiz ders saatlerinde de tanık olmuştum. Bu saatlerden birinde yapılan çeviri hatalarının eserin bütün özünü nasıl yok edebileceğinden bahsetmiş ve örnekler vermişti. Titiz ve yaratıcı çevirmenliğini daha önce Körleşme, Dönüşüm, İşte Böyle Dedi Zerdüşt, Niteliksiz Adam gibi bir çok eserde kanıtlayan Cemal’in 40 yıl önce başlayan Vergilius’un Ölümü çevirisinin hikayesi elbette çok ilgimi çekti.
Kitap elime ulaştığında gördüm ki, Ahmet Cemal bu çevirinin hikayesini kitabın başına ekleyerek, bize gazetelerden ve dergilerden okuduğumuzdan daha fazlasını vermiş. 1972 yılında başlayan çevirinin elyazısı metinleri fotoğraflanmış ve kapağın içine döşenmiş. Sevgiyle verilen emeğin fotoğrafları, Ahmet Cemal’in bu çeviriyle kesişen hikayesi ve 40 yılın emeğinin 500 sayfalık meyvesini elimde tutmak beni o kadar etkiledi ki, ilk gün sadece “Bir Çevirinin Hikayesi” adlı sunuşu okudum.
Herman Broch’un başyapıtı olarak değerlendirilen bu eserin başka dillere bu kadar zor çevrilmesinin bir sebebi var. Cemal’in ifadesiyle bu sebep, eseri oluşturan kelimelerin %80’inin Broch’un Almanca’dan türettiği kelimelerden oluşuyor olması ve dolayısıyla varolan sözlüklerin faydasız kalması. Ancak çevirinin başarısı, okuyucunun bu zorluklardan bihaber, romanın tadını çıkarmasını sağlıyor.
Kitabın kahramanı Publius Vergilius Maro, M.Ö. 70-19 yılları arasında yaşamış Romalı bir şairdir. Döneminin en büyük sanatçılarından kabul edilen Vergilius, Roma İmparatorluğu’nun destanı sayılan Aeneis’i yazmıştır. Vergilius’un Ölümü, bu büyük şairin ölümünden önceki son 18 saatini anlatır. Şair, ömrünü üretmekle geçirdiği eserlerinin gerçekle bir bağlantısı olmadığına ve sadece iktidarın “kitle hayvanını” beslemesine yaradığına, ölüm döşeğindeki son 18 saatinde uyanır.
Vergilius’un aydınlanışını ve ölümünü içeren bu kısa süre dört bölüme ayrılarak anlatılmıştır. İlk bölüm olan “Su - Varış” bölümünde imparatorluk filosundan bir gemiyle Brundisium’a varan şair, yattığı hasta yatağından gördükleriyle kendi şiirindeki Roma ile gerçek Roma arasındaki uçurumu farkeder. Bir yanda “zenginliğin o başlı başına bir uğraş olan tembelliğine kavuşma tutkusu”yla açgözlülükleri gözle görünür hale gelen soylular, diğer tarafta kırbaç sesleriyle inleyerek çalıştırılan köleler ve şık kıyafetler içinde yorgunluktan perişan şekilde servise devam etmek zorunda kalan hizmetkarlar vardır gemide. Vergilius’un uyanışının ikinci kısmını, Augustus’un da bulunduğu filonun karaya varmasıyla onu karşılayan kalabalık halk kitlesiyle karşılaşması oluşturur. Kitle hayvanı” dediği kalabalığın Sezarı selamlarken “tek bir insanın kişiliğinde kendine tapınmasına şahit olur. Ve sonra Sefalet Sokağı… Tahtırevanla saraya doğru ilerlerken geçtiği sokakta sefalet, hastalık, yoksulluk, ahlaksızlık içindeki kadınların Vergilius’un da bir ölümlü olduğunu hatırlatan hakaretleri büyük şairi kendisiyle yüzleşmeye bir kez daha zorlar. Gördüklerinden ve şimdiye kadar görmezlikten gelerek yaşadığı körlükten duyduğu utançla, konaklama yeri olan Augustus’un sarayına varan Vergilius’u burada ateşli bir nöbet ve hesaplaşma dolu bir gece beklemektedir.
Publius Vergilius Maro
M.Ö. 70 - M.Ö. 19
“Ateş – Çöküş”, Vergilius’un ateş nöbeti içinde yaşam amacından saptığını, iktidarın ve kitlelerin beğenisi uğruna tekil insandan, yaşamın ve ölümün gerçekliğinden, kendinden uzaklaştığını kabul ettiği bölümdür. Bu kabulleniş, 10 yıldır üzerinde çalıştığı ve henüz tamamlanmamış olan Aeneis’i yakma kararını da beraberinde getirir. Aeneis, Augustus’a ve Roma İmparatorluğu’na yani iktidara yapılan masalsı bir methiyedir. Eserinin kitleleşmekten uzak, gerçeğin bilgisine sahip tekil insanlardan oluşan bir toplumun oluşmasının önünde engelden başka bir şey olmadığını düşünür Vergilius. Her türlü sanatçılığın görevi olan kendini bilme yoluyla hakikati bulma yolundan sapmıştır. Şiirinde güzelliği hakikatin yerine koyarak sanatını köklerinden yaralamıştır. Kendisi de insanlığa her hangi bir yardımı bulunacak her türlü eylemden kaçınarak sefil bir edebiyatçı hayatı yaşamıştır. Bu nedenle eserine yakılmak layık olduğu gibi kendisine de ölmek ve unutulmak layıktır.
“Toprak - Bekleyiş” adlı üçüncü bölümde kendisini ziyarete gelen arkadaşları Plotius ve Lucius ile sanat, sanatçı kavramları üzerinden, Aeneis’i yakma kararını tartışırlar. Kendini bayağı zevklere kaptırmış kitlenin alkışının değer ölçüsü olamayacağını vurgular Vergilius ve güzelliğin alkış olmadan yaşayamayacağını, hakikatin ise kendini alkışlara kapatacağını ifade eder. Sanatçının dürüstlüğü, özgünlüğü, işlevi tartışılır üçü arasında. Ardından eseri yakmaması için kendisini ikna etmeye gelen Augustus ile iktidar ve sanat kavramları bir arada tartışılır ki kitap içerisindeki en heyecan verici bölümdür. MÖ 1. yy. Roma’sında yapılan bu tartışma romanın yazıldığı II. Dünya Savaşı döneminde de günümüzde de karşılığını bulmaktadır. Augustus sanatı, inancı, zaferi ve korkuyu iktidar adına nasıl ve neden kullandığını savunurken ve Aeneis’in artık Roma’ya ait olduğunu iddia ederken, Vergilius da tekil olarak hakikati bulmuş insan topluluğunun, uyuşmuş bir kitleden neden daha gerçek ve dolayısıyla kalıcı bir toplum oluşturacağını açıklamaya çalışır.
“Hava - Eve Dönüş” adlı son bölümde Vergilius’un ölüme kavuşması şiirsel bir dille anlatılır.
Bu şiirsel dilin kitabın bütününe hakim yapıda olduğunu söyleyebiliriz. En baştan beri hastalığının ateşi ve yoğun düşünceleriyle boğuşan şair, sık sık çocukluğunun ve gençliğinin an(ı)larına dönmekte, doğayı, insanları, yaşamı hatta o anki fiziksel çevresini tekinsiz bir biçimde algılamaktadır. Bu tekinsizliğin yoğun imgelem dolu, zaman ve mekandan bağımsız anlatımının zaman zaman romanın kolay ilerlemeyen bir yapıya bürünmesine neden olduğunu düşünüyorum.
Cemal’in sunuşunda belirttiği gibi Vergilius’un Ölümü batı edebiyatında sanata ve sanatçıya yöneltilmiş en temel ve en acımasız sorgulamalardan biridir. Bunun yanında Augustus ve Virgilius arasındaki tartışmanın kitle-iktidar-kültür tarafından okunması da oldukça doyurucudur.

(5 Kasım 2012)




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Çevir/Translate

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...