30 Eylül 2011 Cuma

Sylvia ve çok konuşulan kısa yaşamı

Ted Hughes ve Syvia Plath
Sylvia Plath ve Ted Hughes'un hikayesini ilk olarak, Plath'in şiirlerinde ölümü inceleyen bir makaleden öğrenmiştim. (Makaleyi bilgisayarımda biryerlerde kaybettim, üstelik linkini de bulamadım. Bulursam, paylaşmayı çok istiyorum.) İki büyük şairin yaşadığı trajik aşk ve yaşam öyküleri 2003 yılında "Sylvia" isimli bir filme de konu olmuştur. 
Sylvia Plath
Kişileri ve hikayeyi bilmeyenler için kısaca bahsetmek istiyorum: Sylvia Plath 1932 yılında Amerika'da (anne Amerikalı, baba Alman) doğmuştur. 8. doğum gününden bir hafta 10 gün sonra babasını kaybeder (Filmde, Hughes'a, 9 yaşına kadar hep mutlu bir kız olduğunu söyler). İlk kendini öldürme teşebbüsü kollej yıllarında gerçekleşir ve bir süre akıl hastanesinde tedavi görür. Fulbright bursuyla gittiği Cambridge Üniversitesi'nde şiirlerini okul gazetesinde yayınlar; bu sırada yıldızı parlamaya başlayan genç şair Ted Hughes'la tanışır. 1956 yılınında evlenen çift önce Amerika'ya taşınırlar ancak Sylvia'nın hamile kalmasının ardından İngiltere'ye geri dönerler. İkinci çocuklarının doğmasıyla evliliklerinde sorunlar başlar. Hughes'ın Assia Wevill ile yaşadığı ilişki ayrılmalarına ve Plath'ın boşanma davası açmasına sebep olur. Sylvia ayrılığın ardından üretken bir döneme girer. Bir çok şiiri ve otobiyografik yazısı "The Bell Jar" yayınlanır. Ancak büyük bir depresyon içindedir. 11 Şubat 1963'te, uyuyan çocuklarının* başına süt ve ekmek bırakıp, bulundukları odanın kapısının altını ıslak havlularla kapattıktan sonra başını gazı açık fırının içine sokarak yaşamına son verir.
Assia Wevill
Bu trajik olaydan sorumlu tutulduğu için Plath'in sevenlerinden ve edebiyat çevresinden tepki alan Hughes, Sylvia'yı uğruna terkettiği Assia Wevill'i de aldatır. Şaşırtıcı şekilde 1969'da Assia Wevill de kızıyla birlikte intihar eder. Sylvia'nın ölümünden sonra 35 yıl sessiz kalan Hughes, 1998 yılında ona ithafen "Birthday Letters" ı yayınlar ve aynı yıl içinde, kolon kanserinden yaşamını yitirir.
Huges çoğunluk tarafından hala lanetlenir. Assia'nın da Sylvia ile aynı akıbete uğraması, Sylvia'nın baştan beri ölüm takıntılı kişiliğini, depresyonunu işaret ederek, Hughes'ın masumiyetini ortaya koymaya çalışanların tezlerini çürütür niteliktedir.
Daniel Craig ve Gwyneth Paltrow
Filmde Plath'i Gwyneth Paltrow, Hughes'ı Daniel Craig canlandırıyor. (Bu film, benim Paltrow'u sevmeye başladığım filmdir). Filmde Plath'in depresif ve kıskanç ruh hali daha ön plana çıkarılmış. Hughes'in şiirleriyle ödüller alması, ancak Plath'in evlendikten kısa bir süre sonra üretmekte zorluk çekmesi, çocuklar, Huges'ın etrafını saran kadınlar... Kadınlık rolleri ve sanatçılığı arasında sıkışmış, hem üretmek isteyen hem de kocasının ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktan kendi içine konsantre olamayan bir kadın var karşımızda. Hem özgür olmak hem kocasına bağımlı olmak isteyen, bunları kafasında kesin çizgilerle ayırdığı için içindeki kişilikleri barıştıramayan, birini seçemeyen ve sonuçta mutsuzluğa sürünen bir kadın.
Ben gerçekleşen bu trajik olaylardan kimin sorumlu olduğuna karar veremedim. Aslında öyle bir niyetim olduğunu da söyleyemem. Sylvia kendiyle daha barışık ve ne istediğini bilen bir kadın olabilir miydi? Ted, karısının içinde olduğu durumun zorluklarına anlayışla yaklaşıp ona yardımcı olabilir miydi? Bu adam birlikte olduğu kadınları intihara sürükleyebilecek ne gibi bir özelliğe sahipti? Hatta Assia Wevil, Hughes'a verebileceği en büyük cezayı verebilmek için Plath'i taklit etmiş olabilir mi? Bir insan başkasını cezalandırmak için kendi canına ve çocuğuna kıyabilir mi? Bunları haklarında yazılmış yazıları okuyarak veya filmleri izleyerek bilebilmemiz mümkün mü? Mümkün olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca düşündüğüm bir şeyi, Sylvia Plath hakkında Uçan Süpürge'de yazılmış bir yazıda da gördüm; olduğu gibi alıntılıyorum:
Filmin yapımcısı Alison Owen, Plath üzerine şunları söylüyor: “Sylvia, şiiriyle ilgili, ölümünden sonraya kadar tanınmadı. Bu da, Ted ve Sylvia’nın hikayesi ile ilgili ironi. Hayattan iki şey istedi; biri şiirleri ile tanınmak, diğeri ise sevdiği adamın aşkıydı. Ve birini kazanmak için diğerini kaybetmesi gerekti; bu da onun büyük trajedisidir.”
*Plath'in kızı Frieda Hughes üretken bir şair, yazar ve aynı zamanda ressam. Ben resmini ilk gördüğümde inanılmaz heyecanlandım çünkü annesine çok benziyor. 
Oğlu Nicholas Hughes ise 2009 yılında geçirdiği depresyon sonucu hayatına son verdi. 

28 Eylül 2011 Çarşamba

Önce savaşı izliyoruz, sonra filmlerini...

Kusurlu varlıklar olduğumuzdan şüphesi olan var mı? Ara sıra bu düşünce içimi rahatlatıyor. "İnsanım ben, hata yapabilirim" diyorum; omzumdan biraz yük atıyorum. Ama bu inanç bazen de geleceğe olan inancımı kaybetmeme sebep oluyor. Bu kadar yaşanmış şey, bu kadar acıdan çıkarılan sözde dersler; bu kadar dini öğreti, ruhani akım, düşünürler ve edebiyatçılar tarafından yazılmış bunca yazı... boş laf mı? Belki her nesil kendi dersini kendi almak istiyordur. Şimdilik II. Dünya Savaşı'nı anlatan bilgisayar oyunlarında boğaz kesmek eğlenceli geliyordur. 
1992 yılında doğanlar 20. yaşlarına yaklaşıyorlar. 1992-95 yıllarında Bosna-Hersek'de yaşanan savaş ve soykırım da Nisan 1992'de başlamıştı. Cirkus Columbia (2010) (Güzel Bir Hayat Düşlerken) savaşın hemen öncesinde, büyük bir özlemle ve yeni sevgilisiyle Hersek'teki küçük kasabasına dönen Divko'nun ve ailesinin yaşadıklarını anlatıyor. 20 yıl önce "koministler" iktidara gelince Almanya'ya kaçmak zorunda kalan Divko'nun eski karısını Lost'un çılgın Fransız kadını Mira Furlan oynuyor. Furlan'ın filmin başında söylediği cümleyle içim cız etti : "Yapma Savo! Yıllardır birlikte yaşıyoruz, burada (kasabada) kim kime silah çekecek"
Savaş ihtimalinin ilk konuşulmaya başladığı günlerden, yıkım ve soykırımın başladığı ana kadar geçen zamanı anlatan film Ivica Djikic romanından uyarlanmış. Yönetmen Danis Tanovic, No Man's Land (2001) ile Cannes'da Jüri Özel Ödülü'nü ve Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını almıştı. Yeni öğrendiğim şey ise kendisinin aslen müzik eğitimi aldığı. Yönetmen eğitiminin sinemacılığına çok şey kattığını ifade ederken manidar bir şekilde Cirkus Columbia'da hiç müzik kullanmamış.***

21 Eylül 2011 Çarşamba

The Fall - Düşüş

Reha Erdem, bundan bir kaç ay önce gazetelerden birinde yayınlanan röportajında Kosmos ile ilgili konuşurken, yaşama dair "her şeyi açık açık konuşsak sabaha kadar ağlarız" demişti. Kendime yakın hissetmiştim bu düşüncesini okuyunca. Bazen her şeyi açık açık konuşmak bile gerekmiyor. Öyle küçük bir an yaşıyorsunuz, bir melodiyle bir koku üst üste geliyor ya da bir filmde küçük bir çocuğun 3 saniyelik bir bakışına tanık oluyorsunuz...
Bu gece "The Fall" ı izledim. Düşüş. Lee Pace (Roy), 1920'lerin sonlarında, sessiz filmler döneminde, attan düşerek sakatlanan bir dublörü canlandırıyor. Roy hastahanede bacaklarını hissetmeden yatarken, ailesiyle portakal toplarken düşüp kolunu kırmış 5 yaşındaki Alexandria ile karşılaşıyor. Eski bir köle olan Otta, bomba uzmanı Luigi, Hintli, Mistik ve Charles Darwin ile birlikte, herkesin kendine göre yorumladığı bir masalın içine giriyorlar.
Ben de bir Dali hayranıyım.

18 Eylül 2011 Pazar

uyanmadan önceki o uzun sihirli an...

Yüzüklerin Efendisi - Yüzük Kardeşliği'ni sinemada bilmem kaç kere izlemiştim ki, akşam sinemaya aynı filme gideceğimi duyan babam "allaaşkına ne buluyosun, valla dalga geçmiyorum, 20 yaşında koca kızsın ne buluyosun o abidik gubidik yaratıklarla dolu filmde" diye sordu. Aslında çok "dalgacı" bir insandır kendisi:) Ama bu sefer dalga geçmeden, beni anlamak için sormuştu. Şöyle demiştim ben de:
Çok güzel bir rüya gördüğünü düşün. Gerçek olmaması, rüyayı tekrar görmek istemene engel olur mu?
Başrolünde Yüzük Kardeşliği'nin Boromir'i Sean Bean'in 
oynadığı dizinin açılış müziği de ayrıca etkileyici

Bu gece George R.R. Martin'in, A Song of Ice and Fire serisinin ilk kitabı olan Game of Thrones'dan uyarlanan aynı isimli dizisi Cnbc-e'de başlıyor. Aranızda babam gibi fantezi edebiyatı şüpheyle karşılayanlar varsa da onları yazarın kendi cevabıyla başbaşa bırakıyorum:
En iyi fantezi rüyaların diliyle yazılandır. Rüyalar kadar canlı, gerçekten daha gerçek... en azından bir an için... uyanmadan önceki o uzun sihirli an...
Fantezi gümüş ve kırmızıdır, çivit mavi ve gökmavisidir, altın ve lacivert damarları olan volkanik camdır. Gerçeklik kontrplak ve plastiktir, çamur kahvesi ve asker yeşiliyle paketlenmiştir. Fantezi acı kırmızı biber ve bal, tarçın ve karanfil, az pişmiş kırmızı et ve yaz mevsimi kadar tatlı şaraplar tadındadır. Gerçeklik fasulye ve tofu, en sonunda da küldür. Gerçeklik Burbank'ın zincir alışveriş merkezleri, Cleveland'ın fabrika bacaları, Newark'ta bir otoparktır. Fantezi Minas Tirith'in kuleleri, Gormenghast'ın kadim taşları, Camelot'un salonlarıdır. Fantezi Icarus'un kanatlarında uçar, gerçelik Southwest Havayolları'nda. Hayallerimiz gerçeğe dönüştüğünde neden bu kadar küçülür ki?
Bence, renkleri yeniden bulmak için okuruz fanteziyi. Güçlü baharatları tatmak, sirenlerin söylediği şarkıları duymak için. Fantezide içimizin derinliklerindeki bir şeyle, bir gün gecenin ormanlarında* avlanmanın, kovuklu tepelerin** altındaki şölenlerin ve Oz'un güneyinde, Shangri-La'nın kuzeyinde bir yerde, ebediyen sürecek bir aşkı bulmanın hayalini kuran çocukla konuşan, eski ve gerçek bir şey var. 
Cennetleri onların olsun. Ben öldüğümde, umarım daha da önce, Orta Dünya'ya gideceğim. 
Çev. Notu: * In The Forest of Nights-Kersten Hamilton ve **Hollow Hils-Mary Stewart romanlarına gönderme yapılmıştır.
Çeviren: Başak Gülsoy

8 Eylül 2011 Perşembe

Tavuk yakalayıcısı, Kevin!


Akşam televizyonun karşısında -babannem gibi- sebze ayıklarken, American Idol’e rastladım. David Hasselhoff’un jüri olduğu eski bir bölüm. Daha ilk elemelerdeler, beğendiklerine “bizimle Vegas’a geliyorsun” diye güzel haber veriyorlar. Acayip acayip tipler de var tabii.

Ben ilk defa bugün izledim American Idol’ü ve jürinin arkasındaki seyircilerin acımasızlığına şaşırdım. Beğenmedikleri adamın performansını bitirmesini bile beklemeden yuhalamaya başlıyorlar.

Şehirlerden birinde, bütün bekleme salonu boşalmış, tek bir aday kalmış. 35 yaşında Amerika’nın köylüsü bir adam. Tıpkı da filmlerdeki köylüler gibi ağzını yaya yaya aksanlı bir konuşması var. Şapkayı kafasına ters geçirmiş, üzerinde koca bir kazak ve bol bir kot pantolon, sahneye çıkmadan önce röportaj yapıyorlar. Kasabada yaşadığını ve orada zamanın şehre göre daha yavaş geçtiğini anlatıyor. Ben de normal bir kasaba çocuğuyum diyor. Biraz kinayeli hayatının sadeliğinden bahsediyor. “Müzikle ilgileniyorum, umarım izleyenler hoşlanırlar” diyor.  Adam böyle mütevazi ve içten olunca içimdeki babanne şaha kalktı birden “ay yazık yaa!! adamı geldiğine pişman etmeseler bari, küçük yerlerde de pek dalga geçilir böyle şeylerle tüh tüh!” diye oturduğum yerden gerilim yaşamaya başladım. 

Adam sahneye çıktığında, dakika bir gol bir, önce juri tipine bir bakıp gözlerini devirdi. Konuşmasını duyunca kadın juri kıkır kıkır gülmeye başladı. Ne iş yaptığını sordular, “bi aralar tavuk yakalıyordum” cevabını alınca bütün salon gülmeye başladı. Sahne arkasında bekleyen sunucu da “Kevin the chicken catcher” diye dalgasını geçti. Geyik çevirecek hali kalmamış juri, sonunda şarkısını söylemesini istedi.

Gerçi ben herşeye ağlarım, yapacak birşey yok, bu bir kriter olamaz. Şarkının “If tomorrow never comes” olmasının dışında, adamın şarkıyı söyleyişinde farklı bir içtenlik vardı. Sonradan jurinin de söylediği gibi, sanki şarkı söylemiyordu da şarkının hikayesini yaşıyor ve anlatıyordu. Ben elimde domates salonun ortasında, izleyenler de orda, öyle kaldık. Piers Morgan(juri) onu ilk gördüğünde nasıl önyargılı yaklaştığını söyledi. Ardından iltifatlar vs. Bir de baktım, Kevin’a Vegas megas dediler, program bitiverdi.
İnternet yokken ne yapıyormuşuz biz? Çatlardım heralde “bu adamın akıbeti n’oldu?” diye. Hemen google’dan arattım veee gözümdeki yaşlar kurumadan öğrendim ki, 2009 yılında çekilmiş bu sezonun birincisi meğer Kevin Skinner denen bu adammış. Çok sevindim diyemem, sonuçta 1 milyon doları bana vermediler.  Ama sevindim çünkü izlediğim şeyden etkilendim. Yazısını da yazdım, videosunu da buldum.


Çevir/Translate

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...