30 Kasım 2011 Çarşamba

Bir Cinayete İki Yorum

Şöyle güzel, insanın içini titreten, tüylerini diken diken eden bir hikaye duyduğum/okuduğum/izlediğim zaman yaşadığım lanet bir ikilem var: Hem deliler gibi hikayeyi dinleyecek birini bulup anlatmak için yanar tutuşurum; hem de aslında hikayeyi kaynağından öğrenme zevkini kendisi tatsın isterim. İkisi bir arada olmuyor ne yazık ki. 
Blog yazmaya karar verdiğimde, en başından bir tercih yapmam gerekiyordu. Ya ağzımın suyu aka aka size bütün hikayeyi anlatacaktım; ya da hikayeyi sadece okuyana çok çekici gelecek yere kadar anlatıp, eserle karşılaştığınızda alacağınız keyfi size bırakacaktım. Ne demişler "kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma". Sakin sakin otururken bir anda "Duydunuz mu? The Others'da da kadın..." cümlesini filmin sürpriziyle tamamlayan kuzenimin bana yaptığını, ben sizlere yapmak istemiyorum. 
Şimdi bahsedeceğim öykünün yazarını duyunca, hikayenin sürprizini açığa vurmamakla ilgili bu uzun girişime hak vereceksiniz:
Agatha Christie. Son 1o yıldır okuduğumu hatırlamıyorum. Ancak orta okul ve lise yıllarında büyük heyecanla okurdum. "Nil'de Ölüm", "Elmayı Yılan Isırdı", "Acı Kahve", "Cinayet Reçetesi", "Briç Masasında Cinayet"... Asla katili tahmin edemezdim. Uyanıklık yapıp en olmayacak kişiyi katil bellediğimde bile beceremedim. Hele o "On Küçük Zenci"; sonu beni o kadar şaşırtmıştı ki, uzun süre gidip gelip mavi kapağına bakarak olayları tekrar gözümde canlandırdığımı hatırlıyorum. Kapağın arkasındaki siyah saatli, yaşlı, ürkütücü kadının fotoğrafına bakardım uzun uzun. Ürkütücü ve esrarengiz kadın. Agatha Christie'nin İstanbul'da, Pera Palas'ta kaldığı -sözde- esrarengiz döneme ait söylentiler kitaplarından duyduğum heyecanı katlardı. Yazarın en güzel ve en ünlü kitaplarından biri olan "Doğu Ekspresinde Cinayet"i 1933'te Pera Palas'ta kaldığı dönemde yazdığı söylenir. 
1935 yılında İstanbul'dan Fransa'ya gitmekte olan yataklı Doğu Ekspresi, Yugoslavya dağlarında, yoğun kar nedeniyle yol kapanınca durmak ve yardım beklemek zorunda kalır. Trende seyahat eden yolcular bu tatsız haberle birlikte, yolculardan Samuel Ratchett'in kaldığı kompartımanda 12 kez bıçaklanarak öldürüldüğünü de öğrenirler. Poirot'un yapması gereken Yugoslav polisi gelmeden katili bulup onlara teslim etmektir. Hikaye buraya kadar sıradan görünüyor. Ancak Poirot kısa bir sürede ölen kişinin, kendini başka bir kimlikle tanıttığını ve gerçekte kim olduğunu keşfeder. Ratchett aslında, Casetti olarak bilinen İtalyan asıllı bir suçludur. Beş yıl önce Amerika'nın tanınmış ailelerinden Armstrongların 3 yaşındaki kızı Daisy'i fidye için kaçırmış, ancak fidye ödenmesine rağmen küçük kızı öldürmüştür. Daisy'nin ölümünden sonra ikinci çocuğuna hamile olan annesi düşük yapmış ve bu arada kendisi de hayatını kaybetmiştir. Babası ise annesinin hemen ardından ölümü seçmiştir. Haydutlara yardımcı olduğu iddiasıyla tutuklanan ve sorgulanan hizmetçinin de sorgulandığı hapishanede kendini öldürmesiyle, bu olay, beş kişinin hayatını kaybettiği bir trajediye dönüşmüştür. Mahkemece suçu kanıtlanamayan ve serbest kalan Casetti, trendeki yolcuların, okuyucunun, hatta Poirot'un bile gözünde cezayı çoktan hak etmiştir. Ancak bu ceza cinayet mi olmalıdır? Tam burada hikayenin iki farklı yorumu söz konusu:

1974 yapımı filmin afişi.
Romanın en bilinen sinema uyarlaması 1974'te çekilmiştir. Christe'nin, pimpirikliği ve keskin (çok keskin) zekasıyla ünlü müfettişi Hercule Poirot'yu Albert Finney'in canlandırmaktadır. Diğer oyuncular arasında Sean Connery, Jacqueline Bisset ve kısa rolüne rağmen etkleyici oyunculuğuyla Ingrid Bergman var. Filmin başında Nubar Terziyan'ın da figüran olarak yer aldığı İstanbul sahnelerini izlemek hoşunuza gidebilir. Ta ki Hercule Poirot'nun İstanbul'da kaldığı otelin yemeklerine hakaret edip, bir fincan Türk kahvesini rezalet olduğunu söyleyerek yere döktüğü sahneye kadar.* 
David Suchet, Poirot rolünde çok başarılı.
Benim yıllar önce okuduğum bu hikayeyi şimdi yazmak istememe sebep olan ise başka bir uyarlama. Belki televizyonda rastlamışsınızdır; BBC'nin Agatha Christie's Hercule Poirot adında bir serisi var. 1989'dan beri neredeyse bütün roman ve kısa hikayelerini yaklaşık 90 dakikalık filmler olarak uyarlıyorlar. Geçen gece Doğu Ekspresinde Cinayet'e denk geldim. Çok başarılı uyarlanmış. Hikaye hep aynı işte, önemi olan onu nasıl anlattığın. Bu hikayede can alıcı nokta "adalet" sorunudur. Ve bu sorun ilk filmde geçiştirilirken, BBC'nin 2010 yapımı uyarlamasında merkeze oturtulur. Ölenin suçlu olması, cinayeti haklı çıkarır mı? Medeniyetin temeli kanunlar suçluyu cezalandırmada yetersiz kaldığında, cezayı sizin kesmeniz, o medeniyeti sarsmaz mı? Adaletsizliğe uğrayan kendini eksik hisseder de, kendi adaletini uygulamak o boşluğu doldurur mu? 
Sonuçta Poirot cinayeti iki ayrı yoldan çözer. Onun için cinayeti çözmek değildir sorun. Sorun vicdanı ve ilkeleri arasında kalmasıdır. İki filmde de katili polise teslim etme konusunda aynı kararı verir. Ancak iki filmin sonu, izleyenlerine apayrı şeyler anlatırlar.
Masal anlatır gibi filmi anlatmamak için kendimi tutunca laf böyle uzuyor işte. Özellikle sürprizi bilmiyorsanız ve Agatha Christie okumak için büyüdüm diyorsanız, kitaptan daha fazlasını bu uyarlamada bulabilirsiniz.


*Not: Kitapta böyle bir yorum olduğunu hatırlamıyorum. Poirot tam anlamıyla "gıcık" bir adamdır. Ancak burada Poirot'nun gıcıklığını vurgulama niyetinden çok düşmanca bir tavır sezmemek mümkün değil. Çünkü kitabın aslında bir İngilizle evlenerek aileden uzaklaşmış kadın karakter için filmde "Kaba bir Türk'le evlendi, ondan sonra da kimse onunla konuşmadı" denilmiş. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Çevir/Translate

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...