10 Ağustos 2011 Çarşamba

Black Swan

Açıkçası izlemeye önyargılı başladım. Filmin biraz abartıldığı yönündeki eleştirilerden etkilenmiştim. Şimdiyse tamamen filmden etkilendiğimi itiraf ediyorum.
Hayatının rolünü oynamak üzere olan balerin Nina'nın (Natalie Portman) rolü alma ihtimalini hissettiği andan itibaren başlayan psikoz hali,
kanlı, kemik seslerinin ve tırnak çatırtılarının eksik olmadığı psikolojik ve fiziksel bir baskı olarak etrafınızı sarıyor. Çalışkan,disiplinli, kontrollü, cici kız, kusursuz dans tekniği ile rolü kapmıştır. Ancak bir sanatçı için yaratıcı süreç sadece tekniğe indirgenemez. Sanatı, sanat yapan "sanatçının ruhu" dur. Nina'nın ruhu ise kilit altındadır. Hem beyaz, hem de "tek aşkı"nı elinden alan baştan çıkarıcı, şehvetli, hırslı ve kötü niyetli "siyah kuğu"yu canlandırması gereken Nina'nın kendi ruhuna ulaşması, çocukluktan çıkıp genç bir kadın olarak kendini kabul etmesi, bunun için kendisiyle ve beraber yaşadığı annesiyle mücadele etmesi gerekir.
Hata mı yapacak? Rolü mü kaptıracak? Başka bir balerin yönetmeni baştan mı çıkaracak? Daha önce de psikolojik bazı sıkıntılar yaşamış olan Nina'nın böyle bir strese karşı gösterdiği zihinsel tepkiler, halisünasyon, paranoyaklık, kendine zarar verme... Darren Aronofsky, Requiem for a Dream'da gösterdiği "seyirciyi psikozun içine çekme yeteneği"nden bir şey kaybetmemiş. The Wrestler'da da kullandığı enseden takip eden kamera tekniği işe yarıyor. Sonuçta izleyici için de öyle kolay izlenebilir bir film olmadığı açık. 

Fimden sonra hızımı alamadım, Youtube'da bir kaç Kuğu Gölü videosu izledim. Bakmak isterseniz:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Çevir/Translate

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...