29 Aralık 2011 Perşembe

Nerede o eski Noeller...

Küçüklüğümden beri yeni yıla evde aileyle girerim ve bunu severim. Artık yetişkin bir insan olarak bütün o ışıltıların, parıltıların, göz boyamaların ve alış-veriş manyaklığının ne anlama geldiğini gayet iyi bilsem de, sokaklardaki yeni yıl ışıltısını da severim. Hiçbir şeyden haberi olmadan, herşeye neşelenebilen o cahil çocukluğuma arada izin vermek gerek. Ben de bu sebeple Cumartesi akşamı hava kararmış ve sokaklar kalabalıkken biraz yürümek istiyorum; insanların yüzündeki "bu gece eğleneceğiz" ifadesini görmek ve şehir süslü, ışıl ışılken ona bakmak için.
Sadece bayramlar mı güzeldi çocukken?  Her şey güzeldi.
Bizim memlekete niye uğramadığını anlayamadığımız Noel Baba bile güzeldi. 

13 Aralık 2011 Salı

Ateşli bir gece Rabbit Hole

Nicole Kidman ve Aaron Eckhart
çok sevdiğim oyuncular.
 Nicole Kidman ne kadar güzel bir kadın!
Ve bu tür rollerde harikalar yaratıyor. 
Çok hastayım. Hani grip gelir de bir gece sizi çok sarsar ya, bütün kemikleriniz ağrır, başınız çatlayacakmış gibi olur ve bir türlü nefes alamazsınız. İşte o gecedeyim. Üzerimde hastalık mızmızlığı ve duygusallığı var. Ateşim çıkıp, vücudum zayıf düşünce hemen kendime acımaya ve etraftan şevkat beklemeye başlıyorum.
Bu gece tüm bunların üzerine evde yalnızdım ve oturup (komedi fimi seçeneğim de vardı üstelik) "Robbit Hole"u izledim. Eğer bir yerlerde, çok acı olmasına rağmen sonunda umut veren bir hikaye olduğunu okumasaydım, oturup izlemeye hiç niyetlenmeyeceğim bir konusu var. Dört yaşındaki oğullarını kaybeden çiftin olaydan 8 ay sonra yaşadıklarını anlatıyor. Filmlerin başarısını döktüğü gözyaşlarıyla ölçenlerden değilim. Zaten mümkün de değil çünkü gerçekten çok sulugözüm. Geçersiz kriter. Sistem hatası. Okuduysanız Empati'de etrafındaki insanların duygularını emen tipi hatırlarsınız. Bir lanet gibi. Benim çocuğum bile yok! Çocuğu olan arkadaşlarımın da benden sakin izleyeceklerine eminim filmi. Başımı koltuğun kenarına dayadım ve sanki akan burnum yetmiyormuş gibi bütün film boyunca göz yaşı döktüm. 
Bana biri filmi böyle tarif etse mümkün değil izlemezdim. Ama dedim ya filmde insanı rahatlatan bir şey var. Belki de Nicole Kidman'ın sürekli tıkıt tıkır mutfakta bir şeyler yapması evde dolanan anne huzurunu veriyor. Ya da Aaron Eckhart'ın güven veren gülümsemesine güvenip, karısını sonsuza kadar seveceğine inanıyorsunuz. Kime sorsanız, hangi coğrafyaya gitseniz en büyük acı evlat acısıdır. Film bittikten sonra içinize bir rahatlama geliyor. "En acısı bu" diye düşünüyorsunuz, "ve bununla bile yaşamak öğreniliyorsa, hayatta korkacak ne var?"

30 Kasım 2011 Çarşamba

Bir Cinayete İki Yorum

Şöyle güzel, insanın içini titreten, tüylerini diken diken eden bir hikaye duyduğum/okuduğum/izlediğim zaman yaşadığım lanet bir ikilem var: Hem deliler gibi hikayeyi dinleyecek birini bulup anlatmak için yanar tutuşurum; hem de aslında hikayeyi kaynağından öğrenme zevkini kendisi tatsın isterim. İkisi bir arada olmuyor ne yazık ki. 
Blog yazmaya karar verdiğimde, en başından bir tercih yapmam gerekiyordu. Ya ağzımın suyu aka aka size bütün hikayeyi anlatacaktım; ya da hikayeyi sadece okuyana çok çekici gelecek yere kadar anlatıp, eserle karşılaştığınızda alacağınız keyfi size bırakacaktım. Ne demişler "kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma". Sakin sakin otururken bir anda "Duydunuz mu? The Others'da da kadın..." cümlesini filmin sürpriziyle tamamlayan kuzenimin bana yaptığını, ben sizlere yapmak istemiyorum. 
Şimdi bahsedeceğim öykünün yazarını duyunca, hikayenin sürprizini açığa vurmamakla ilgili bu uzun girişime hak vereceksiniz:

27 Kasım 2011 Pazar

Eskimeyen Destan Keşanlı Ali

Tiyatroya gitmeyeli uzun zaman olmuştu. Halbuki tiyatroyu ne kadar sevdiğimi bilenler, az bilirler. Ankara'da yaşarken, bir sezondaki bütün oyunları izlediğim dönemler oldu. Ayrıca neredeyse bütün öğrencilik yıllarımda amatör olarak, büyük bir aşkla ilgilendim tiyatroyla. 
Haldun Taner
Eskişehir tiyatro açısından fakir bir şehir değil. Aslına bakarsanız, sanatın bir çok dalında büyük şehirlerle yarışır bir çeşitlilik sunan bir kent. Ancak gittiğim bir kaç oyunda hevesim kursağımda kalmıştı. Çalıştığım dönemin yoğunluğu da araya girince uzun bir ara vermiş oldum. Neyse ki bu dönem, geçen hafta Pazar akşamı Keşanlı Ali Destanı ile son buldu. 
Keşanlı Ali Destanı'nı hiç izlememiş ya da okumamış birileri olsa da, hiç duymamış kişi sayısının çok az olduğunu düşünüyorum.

14 Kasım 2011 Pazartesi

"Ama serçe yine de düşer"

   Mary Doria Russell'in yazdığı ilk, dilimize çevrilen tek romanı Serçe. 1996 yılında yayınlandıktan sonra bir çok ödül kazanmış. Kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi: İyi bilim-kurgunun iyi edebiyat olduğunun ve bilim-kurgunun yalnızca özel tutkunları tarafından değil, bütün edebiyat okurlarınca severek okunabileceğinin en yakın tarihli kanıtı.
    Romanın başından itibaren, hikaye iki koldan, iki ayrı zamandan ilerliyor. İlk olarak 2059 yılının Aralık ayında, Roma'dan başlıyoruz. Rahip Emilio Sandoz uzaydaki Rakhat gezegeniyle irtibat kurma görevinden, fiziksel ve ruhsal olarak perişan halde dönmüştür. Onu bulan ve dünyaya geri gönderen irtibat ekibi, cizvit ekibinden bir tek Sandoz'un hayatta kaldığını, onu bulduklarında bir genelevde fahişelik yaptığını ve kendisini bulmalarına yardımcı olan küçük çocuğu öldürdüğünü bildirmiştir.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Burdayım

Bu yazıya,
yazı yazan bir kadın resmi eklenecekse,
 neden Agatha Cristie olmasın?
Uzun bir ara verdiğimden bu yazıma "merhaba" diyerek başlama isteği var içimde. Bir de suçluluk... Aslında 20BinFersah'ı ihmal ediyor değilim. Sadece bitirmem gereken yüksek lisans tezime konsantre olmuştum. Teze yönelik okumalar dışında pek bir şey okumuyordum. Radikal Kitap almayalı bir aydan fazla oldu ki bu benim için gerçekten büyük fedakârlık. Hatta şöyle keyifle bir film bile izlememiştim ki; Behzat Ç.'ye gittim. Bir Zamanlar Anadolu'da için çok plan yaptım, her seferinde başka bir şey çıktı. Bir de Midnight in Paris var tabii.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Van için Herkes Tek Yürek!

Van Depremi'ne duyarlılık gösteren ve zor durumda olan depremzedelere yardım elini uzatmak isteyen vatandaşlarımız için bir liste hazırladık. Aşağıdaki kanallardan dilediğinizi seçerek yardımlarınızı en kolay şekilde Van'a ulaştırabilirsiniz:

1. KIZILAY
2868'e tüm operatörlerden boş bir SMS göndererek Kızılay'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Ayrıca havale yoluyla destek olmak isteyenler, tüm bankalardaki "Türk Kızılayı" hesaplarından bağış yapabilir. Ayni bağışlar Türk Kızılayı lojistik merkezleri ve şubeleri tarafından kabul edilecektir. Tüm Kızılay şubelerinin iletişim numaralarını buradan öğrenebilirsiniz.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Equilibrium'dan unutulmaz iki sahne

Dün bir arkadaşımla Equilibrium'dan söz ettik. Hatta önce ikimiz birden adını hatırlayamadığımızdan "hani böyle prozac alıyorlardı da bir de kılıçlarla birbirlerini kesiyorlardı" gibi, filmi izlememiş diğer arkadaşın bu kadar beğenmiş olmamıza anlam veremeyeceği cümleler kurduk. Aslında Christian Bale'in de adını unutup, sanki unuttuğumuz adı değil de oynadığı diğer filmlermiş gibi "ya Kara Şovalye işte!... Amerikan Sapığı'nda da o oynuyordu. Makinist'te 40 kiloya düşmüştü ya!" diye heyecanla saydık. 
Equilibrium başta kolay akılda kalacak bir isim değil. Kelime anlamı "denge". Librium da Prozak türü yatıştırıcı bir ilaç. 10 yıllık bir film ama her defasında heyecanla izlenir türde. Çok sevdiğim iki sahnesinin resimlerini paylaşmak istedim. Ama bilmeyen varsa çok kısa konusunu da söylemeliyim:

11 Ekim 2011 Salı

Ruhum sana emanet

Ben, sen olsam. Senin gibi görünüp, tam da senin yerine doğsam ve yaşadıklarını yaşasam, "sen" olur muyum? Hepimizin ayrı bireyler ve biyolojik yapılar olmamızın dışında bizi diğerlerinden farklı yapan bir "öz" var mı? İşte yine o en eski kavşaklardan birinde, o en eski sorulardan biriyle karşı karşıyayız.
Sevdiğim bir hikaye/film türü var: Eternal Sunshine of a Spotless Mind veya Being John Malkovich gibi -şimdilik- pek mümkün görünmeyen bir fikir üzerine gayet gerçekçi ve mantıklı bir akıl yürütme üzerine kurulu. Cold Souls da bu tip bir hikayeyi anlatıyor. Başrolde Paul Giamatti ve karısı Claire rolünde Emily Watson var ki, beraber filmden hoşlanma yüzdemi de artırmış olabilirler.

30 Eylül 2011 Cuma

Sylvia ve çok konuşulan kısa yaşamı

Ted Hughes ve Syvia Plath
Sylvia Plath ve Ted Hughes'un hikayesini ilk olarak, Plath'in şiirlerinde ölümü inceleyen bir makaleden öğrenmiştim. (Makaleyi bilgisayarımda biryerlerde kaybettim, üstelik linkini de bulamadım. Bulursam, paylaşmayı çok istiyorum.) İki büyük şairin yaşadığı trajik aşk ve yaşam öyküleri 2003 yılında "Sylvia" isimli bir filme de konu olmuştur. 
Sylvia Plath
Kişileri ve hikayeyi bilmeyenler için kısaca bahsetmek istiyorum: Sylvia Plath 1932 yılında Amerika'da (anne Amerikalı, baba Alman) doğmuştur. 8. doğum gününden bir hafta 10 gün sonra babasını kaybeder (Filmde, Hughes'a, 9 yaşına kadar hep mutlu bir kız olduğunu söyler). İlk kendini öldürme teşebbüsü kollej yıllarında gerçekleşir ve bir süre akıl hastanesinde tedavi görür. Fulbright bursuyla gittiği Cambridge Üniversitesi'nde şiirlerini okul gazetesinde yayınlar; bu sırada yıldızı parlamaya başlayan genç şair Ted Hughes'la tanışır. 1956 yılınında evlenen çift önce Amerika'ya taşınırlar ancak Sylvia'nın hamile kalmasının ardından İngiltere'ye geri dönerler. İkinci çocuklarının doğmasıyla evliliklerinde sorunlar başlar. Hughes'ın Assia Wevill ile yaşadığı ilişki ayrılmalarına ve Plath'ın boşanma davası açmasına sebep olur. Sylvia ayrılığın ardından üretken bir döneme girer. Bir çok şiiri ve otobiyografik yazısı "The Bell Jar" yayınlanır. Ancak büyük bir depresyon içindedir. 11 Şubat 1963'te, uyuyan çocuklarının* başına süt ve ekmek bırakıp, bulundukları odanın kapısının altını ıslak havlularla kapattıktan sonra başını gazı açık fırının içine sokarak yaşamına son verir.
Assia Wevill
Bu trajik olaydan sorumlu tutulduğu için Plath'in sevenlerinden ve edebiyat çevresinden tepki alan Hughes, Sylvia'yı uğruna terkettiği Assia Wevill'i de aldatır. Şaşırtıcı şekilde 1969'da Assia Wevill de kızıyla birlikte intihar eder. Sylvia'nın ölümünden sonra 35 yıl sessiz kalan Hughes, 1998 yılında ona ithafen "Birthday Letters" ı yayınlar ve aynı yıl içinde, kolon kanserinden yaşamını yitirir.
Huges çoğunluk tarafından hala lanetlenir. Assia'nın da Sylvia ile aynı akıbete uğraması, Sylvia'nın baştan beri ölüm takıntılı kişiliğini, depresyonunu işaret ederek, Hughes'ın masumiyetini ortaya koymaya çalışanların tezlerini çürütür niteliktedir.
Daniel Craig ve Gwyneth Paltrow
Filmde Plath'i Gwyneth Paltrow, Hughes'ı Daniel Craig canlandırıyor. (Bu film, benim Paltrow'u sevmeye başladığım filmdir). Filmde Plath'in depresif ve kıskanç ruh hali daha ön plana çıkarılmış. Hughes'in şiirleriyle ödüller alması, ancak Plath'in evlendikten kısa bir süre sonra üretmekte zorluk çekmesi, çocuklar, Huges'ın etrafını saran kadınlar... Kadınlık rolleri ve sanatçılığı arasında sıkışmış, hem üretmek isteyen hem de kocasının ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktan kendi içine konsantre olamayan bir kadın var karşımızda. Hem özgür olmak hem kocasına bağımlı olmak isteyen, bunları kafasında kesin çizgilerle ayırdığı için içindeki kişilikleri barıştıramayan, birini seçemeyen ve sonuçta mutsuzluğa sürünen bir kadın.
Ben gerçekleşen bu trajik olaylardan kimin sorumlu olduğuna karar veremedim. Aslında öyle bir niyetim olduğunu da söyleyemem. Sylvia kendiyle daha barışık ve ne istediğini bilen bir kadın olabilir miydi? Ted, karısının içinde olduğu durumun zorluklarına anlayışla yaklaşıp ona yardımcı olabilir miydi? Bu adam birlikte olduğu kadınları intihara sürükleyebilecek ne gibi bir özelliğe sahipti? Hatta Assia Wevil, Hughes'a verebileceği en büyük cezayı verebilmek için Plath'i taklit etmiş olabilir mi? Bir insan başkasını cezalandırmak için kendi canına ve çocuğuna kıyabilir mi? Bunları haklarında yazılmış yazıları okuyarak veya filmleri izleyerek bilebilmemiz mümkün mü? Mümkün olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca düşündüğüm bir şeyi, Sylvia Plath hakkında Uçan Süpürge'de yazılmış bir yazıda da gördüm; olduğu gibi alıntılıyorum:
Filmin yapımcısı Alison Owen, Plath üzerine şunları söylüyor: “Sylvia, şiiriyle ilgili, ölümünden sonraya kadar tanınmadı. Bu da, Ted ve Sylvia’nın hikayesi ile ilgili ironi. Hayattan iki şey istedi; biri şiirleri ile tanınmak, diğeri ise sevdiği adamın aşkıydı. Ve birini kazanmak için diğerini kaybetmesi gerekti; bu da onun büyük trajedisidir.”
*Plath'in kızı Frieda Hughes üretken bir şair, yazar ve aynı zamanda ressam. Ben resmini ilk gördüğümde inanılmaz heyecanlandım çünkü annesine çok benziyor. 
Oğlu Nicholas Hughes ise 2009 yılında geçirdiği depresyon sonucu hayatına son verdi. 

28 Eylül 2011 Çarşamba

Önce savaşı izliyoruz, sonra filmlerini...

Kusurlu varlıklar olduğumuzdan şüphesi olan var mı? Ara sıra bu düşünce içimi rahatlatıyor. "İnsanım ben, hata yapabilirim" diyorum; omzumdan biraz yük atıyorum. Ama bu inanç bazen de geleceğe olan inancımı kaybetmeme sebep oluyor. Bu kadar yaşanmış şey, bu kadar acıdan çıkarılan sözde dersler; bu kadar dini öğreti, ruhani akım, düşünürler ve edebiyatçılar tarafından yazılmış bunca yazı... boş laf mı? Belki her nesil kendi dersini kendi almak istiyordur. Şimdilik II. Dünya Savaşı'nı anlatan bilgisayar oyunlarında boğaz kesmek eğlenceli geliyordur. 
1992 yılında doğanlar 20. yaşlarına yaklaşıyorlar. 1992-95 yıllarında Bosna-Hersek'de yaşanan savaş ve soykırım da Nisan 1992'de başlamıştı. Cirkus Columbia (2010) (Güzel Bir Hayat Düşlerken) savaşın hemen öncesinde, büyük bir özlemle ve yeni sevgilisiyle Hersek'teki küçük kasabasına dönen Divko'nun ve ailesinin yaşadıklarını anlatıyor. 20 yıl önce "koministler" iktidara gelince Almanya'ya kaçmak zorunda kalan Divko'nun eski karısını Lost'un çılgın Fransız kadını Mira Furlan oynuyor. Furlan'ın filmin başında söylediği cümleyle içim cız etti : "Yapma Savo! Yıllardır birlikte yaşıyoruz, burada (kasabada) kim kime silah çekecek"
Savaş ihtimalinin ilk konuşulmaya başladığı günlerden, yıkım ve soykırımın başladığı ana kadar geçen zamanı anlatan film Ivica Djikic romanından uyarlanmış. Yönetmen Danis Tanovic, No Man's Land (2001) ile Cannes'da Jüri Özel Ödülü'nü ve Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını almıştı. Yeni öğrendiğim şey ise kendisinin aslen müzik eğitimi aldığı. Yönetmen eğitiminin sinemacılığına çok şey kattığını ifade ederken manidar bir şekilde Cirkus Columbia'da hiç müzik kullanmamış.***

21 Eylül 2011 Çarşamba

The Fall - Düşüş

Reha Erdem, bundan bir kaç ay önce gazetelerden birinde yayınlanan röportajında Kosmos ile ilgili konuşurken, yaşama dair "her şeyi açık açık konuşsak sabaha kadar ağlarız" demişti. Kendime yakın hissetmiştim bu düşüncesini okuyunca. Bazen her şeyi açık açık konuşmak bile gerekmiyor. Öyle küçük bir an yaşıyorsunuz, bir melodiyle bir koku üst üste geliyor ya da bir filmde küçük bir çocuğun 3 saniyelik bir bakışına tanık oluyorsunuz...
Bu gece "The Fall" ı izledim. Düşüş. Lee Pace (Roy), 1920'lerin sonlarında, sessiz filmler döneminde, attan düşerek sakatlanan bir dublörü canlandırıyor. Roy hastahanede bacaklarını hissetmeden yatarken, ailesiyle portakal toplarken düşüp kolunu kırmış 5 yaşındaki Alexandria ile karşılaşıyor. Eski bir köle olan Otta, bomba uzmanı Luigi, Hintli, Mistik ve Charles Darwin ile birlikte, herkesin kendine göre yorumladığı bir masalın içine giriyorlar.
Ben de bir Dali hayranıyım.

18 Eylül 2011 Pazar

uyanmadan önceki o uzun sihirli an...

Yüzüklerin Efendisi - Yüzük Kardeşliği'ni sinemada bilmem kaç kere izlemiştim ki, akşam sinemaya aynı filme gideceğimi duyan babam "allaaşkına ne buluyosun, valla dalga geçmiyorum, 20 yaşında koca kızsın ne buluyosun o abidik gubidik yaratıklarla dolu filmde" diye sordu. Aslında çok "dalgacı" bir insandır kendisi:) Ama bu sefer dalga geçmeden, beni anlamak için sormuştu. Şöyle demiştim ben de:
Çok güzel bir rüya gördüğünü düşün. Gerçek olmaması, rüyayı tekrar görmek istemene engel olur mu?
Başrolünde Yüzük Kardeşliği'nin Boromir'i Sean Bean'in 
oynadığı dizinin açılış müziği de ayrıca etkileyici

Bu gece George R.R. Martin'in, A Song of Ice and Fire serisinin ilk kitabı olan Game of Thrones'dan uyarlanan aynı isimli dizisi Cnbc-e'de başlıyor. Aranızda babam gibi fantezi edebiyatı şüpheyle karşılayanlar varsa da onları yazarın kendi cevabıyla başbaşa bırakıyorum:
En iyi fantezi rüyaların diliyle yazılandır. Rüyalar kadar canlı, gerçekten daha gerçek... en azından bir an için... uyanmadan önceki o uzun sihirli an...
Fantezi gümüş ve kırmızıdır, çivit mavi ve gökmavisidir, altın ve lacivert damarları olan volkanik camdır. Gerçeklik kontrplak ve plastiktir, çamur kahvesi ve asker yeşiliyle paketlenmiştir. Fantezi acı kırmızı biber ve bal, tarçın ve karanfil, az pişmiş kırmızı et ve yaz mevsimi kadar tatlı şaraplar tadındadır. Gerçeklik fasulye ve tofu, en sonunda da küldür. Gerçeklik Burbank'ın zincir alışveriş merkezleri, Cleveland'ın fabrika bacaları, Newark'ta bir otoparktır. Fantezi Minas Tirith'in kuleleri, Gormenghast'ın kadim taşları, Camelot'un salonlarıdır. Fantezi Icarus'un kanatlarında uçar, gerçelik Southwest Havayolları'nda. Hayallerimiz gerçeğe dönüştüğünde neden bu kadar küçülür ki?
Bence, renkleri yeniden bulmak için okuruz fanteziyi. Güçlü baharatları tatmak, sirenlerin söylediği şarkıları duymak için. Fantezide içimizin derinliklerindeki bir şeyle, bir gün gecenin ormanlarında* avlanmanın, kovuklu tepelerin** altındaki şölenlerin ve Oz'un güneyinde, Shangri-La'nın kuzeyinde bir yerde, ebediyen sürecek bir aşkı bulmanın hayalini kuran çocukla konuşan, eski ve gerçek bir şey var. 
Cennetleri onların olsun. Ben öldüğümde, umarım daha da önce, Orta Dünya'ya gideceğim. 
Çev. Notu: * In The Forest of Nights-Kersten Hamilton ve **Hollow Hils-Mary Stewart romanlarına gönderme yapılmıştır.
Çeviren: Başak Gülsoy

8 Eylül 2011 Perşembe

Tavuk yakalayıcısı, Kevin!


Akşam televizyonun karşısında -babannem gibi- sebze ayıklarken, American Idol’e rastladım. David Hasselhoff’un jüri olduğu eski bir bölüm. Daha ilk elemelerdeler, beğendiklerine “bizimle Vegas’a geliyorsun” diye güzel haber veriyorlar. Acayip acayip tipler de var tabii.

Ben ilk defa bugün izledim American Idol’ü ve jürinin arkasındaki seyircilerin acımasızlığına şaşırdım. Beğenmedikleri adamın performansını bitirmesini bile beklemeden yuhalamaya başlıyorlar.

Şehirlerden birinde, bütün bekleme salonu boşalmış, tek bir aday kalmış. 35 yaşında Amerika’nın köylüsü bir adam. Tıpkı da filmlerdeki köylüler gibi ağzını yaya yaya aksanlı bir konuşması var. Şapkayı kafasına ters geçirmiş, üzerinde koca bir kazak ve bol bir kot pantolon, sahneye çıkmadan önce röportaj yapıyorlar. Kasabada yaşadığını ve orada zamanın şehre göre daha yavaş geçtiğini anlatıyor. Ben de normal bir kasaba çocuğuyum diyor. Biraz kinayeli hayatının sadeliğinden bahsediyor. “Müzikle ilgileniyorum, umarım izleyenler hoşlanırlar” diyor.  Adam böyle mütevazi ve içten olunca içimdeki babanne şaha kalktı birden “ay yazık yaa!! adamı geldiğine pişman etmeseler bari, küçük yerlerde de pek dalga geçilir böyle şeylerle tüh tüh!” diye oturduğum yerden gerilim yaşamaya başladım. 

Adam sahneye çıktığında, dakika bir gol bir, önce juri tipine bir bakıp gözlerini devirdi. Konuşmasını duyunca kadın juri kıkır kıkır gülmeye başladı. Ne iş yaptığını sordular, “bi aralar tavuk yakalıyordum” cevabını alınca bütün salon gülmeye başladı. Sahne arkasında bekleyen sunucu da “Kevin the chicken catcher” diye dalgasını geçti. Geyik çevirecek hali kalmamış juri, sonunda şarkısını söylemesini istedi.

Gerçi ben herşeye ağlarım, yapacak birşey yok, bu bir kriter olamaz. Şarkının “If tomorrow never comes” olmasının dışında, adamın şarkıyı söyleyişinde farklı bir içtenlik vardı. Sonradan jurinin de söylediği gibi, sanki şarkı söylemiyordu da şarkının hikayesini yaşıyor ve anlatıyordu. Ben elimde domates salonun ortasında, izleyenler de orda, öyle kaldık. Piers Morgan(juri) onu ilk gördüğünde nasıl önyargılı yaklaştığını söyledi. Ardından iltifatlar vs. Bir de baktım, Kevin’a Vegas megas dediler, program bitiverdi.
İnternet yokken ne yapıyormuşuz biz? Çatlardım heralde “bu adamın akıbeti n’oldu?” diye. Hemen google’dan arattım veee gözümdeki yaşlar kurumadan öğrendim ki, 2009 yılında çekilmiş bu sezonun birincisi meğer Kevin Skinner denen bu adammış. Çok sevindim diyemem, sonuçta 1 milyon doları bana vermediler.  Ama sevindim çünkü izlediğim şeyden etkilendim. Yazısını da yazdım, videosunu da buldum.


24 Ağustos 2011 Çarşamba

New York Üçlemesi


Paul Auster
New York Üçlemsi, Paul Auster'ın okuduğum ilk kitabı. Karakterlerinin dedektifler ve yazarlar olduğu üç roman tek bir kitapta toplanmış. Cam Kent, Hayaletler, Kilitli Oda farklı insanları ve olayları anlatıp tek bir bütünü gösteriyor.
Paul Auster'in dili sade ve anlaşılır, anlatımı akıcı. Hikaye sizi bir anda sarıyor. Okumaya hangi sayfada ara verirseniz verin, hikayeden kopamıyorsunuz.
Betimleme dolu kitaplardan hoşlanmadığım için, az düzeyde nesne tasviri üzerinden, kendimi New York'un kalabalık caddelerinde, yeşil parklarında, yağmurlu akşamlarında veya karlı-güneşli sabahlarında bulmak çok hoşuma gitti.
Dedektifler ve yazarlar üzerinden, büyük şehrin şizoid insanını yorumluyor. Bir bütün olarak üçleme, yalnızlığın, uyumsuzluğun, hem zihinsel hem de fiziksel kayboluşun öyküsü. Bu kayboluş ise yıkımla veya çöküşle değil, özgürleşme ve varoluşla ilintili.
Romanların her birinde hem dedektifleri hem de yazarları bulabilirsiniz. Ancak klasik dedektiflik öyküsü olduğunu söylemek pek mümkün değil. Hikayenin sonunda "her konunun açıklığa kavuşması" kuralına uyulmamış. Tam da bu yüzden, kitabı bitirseniz dahi, karakterler ve olaylar üzerine düşünmeyi bırakamıyorsunuz. 2. ve 3. kitaplardaki göndermelerle, aslında reel ilişki kuramadığınız olaylar ve karakterler sürekli bir bütünlük içinde algılanıyor.
New York Üçlemesi'ni klasik dedektiflik (polisiye değil) romanlarından  ayıran ve beni şaşırtan, etkileyen bir yönü de olayların hiç de tahmin ettiğiniz yönlere doğru ilerlememesi. Tıpkı hayat gibi, tahmin edilemez. Sanki sizin ve yazarın zihninden bağımsız bir akış söz konusu. Olmasını istediğiniz ya da olması gerektiğini düşündüğünüz şeylere yer yok. Tıpkı hayat gibi. Bu yüzden farklı, etkileyici, lezzetli.
Okuduktan sonra kendi yaşam çizgimi düşünmeden edemedim. Farklı zamanlarda, farklı insanlar olup farklı hayatlar yaşadığımı; tüm bu sosyal bağlam dışında kim olduğumu düşündüm. Geçicilik ve değişebilirlik kimilerine güvensizlik duygusu verir; ben ise hafiflik hissettim.
New York Üçlemesi Paul Auster

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Katır


Nasır, ayak parmağının sürekli ezilip tahriş olmasından oluşur.
Başlangıçta ezilen bölge su toplar ve yara olur. Bir süre sonra buradaki deri savunmaya geçer, kalınlaşır, sertleşir.
Geçmişte çok ezildiğinin kanıtını taşımaya başlar üzerinde. Hatta bazen kendisini ezen ayakkabıyı tekrar giymenize müsade etmeyecek bir acı vermeye başlar. Ezdirmez kendini... artık ezik değildir ama parmak demeye de şahit ister...

Maç Sayısı - Match Point


Şu filmin afişine bir bakın. Ne tür bir film sizce?
Akşam 9 da işten fiziksel ve ruhsal olarak tükenmiş şekilde çıktım. Fazlasıyla sıradan bir gündü yani. Çok yorgun ve mutsuz olduğum akşamlarda, bankaya yakın bir dükkana girip, beni olabildiğince mutlu edebileceğine inandığım bir film alıp öyle gidiyorum eve. Genelde komedi veya romantik komedi seçiyorum. İşe girmeden önce, tercihlerimin bu yönde değişebileceği hiç aklıma gelmemişti. (Bazen “gün”, beni nefes alıp veren bir “ağrı”ya dönüştürüyor. O zaman bir şişe şarap alıp, televizyondaki en gerzekçe şeyin başına geçip, gözlerimden yaşlar akana kadar gülüyorum.)
Bu film hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Sadece dvd kapağına bakarak aldım.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Goethe - Faust

Güneşin gezegenleri selamlamaya durduğu,
Seni dünyaya ödünç veren gündeki gibi,
Varsın ve durmaksızın büyüdün o günden beri,
Dünyaya adım atarken uyduğun yasa gereği.
Böyle olmalısın, kaçamazsın kendinden,
Bunu söyledi kâhin kadınlar, peygamberler bunu söyledi;
Ne zaman parçalayabilir, ne de herhangi bir güç,
Yaşayarak kendini geliştiren, belirlenmiş biçimi.

Defendor



Woody Harrelson harika bir adam. Asimetrik yüzünde çok acayip mavi gözleri var. Sanırım ilk aklımızda kalan Ahlaksız Teklif’teki hali (en azından yaş itibariyle benim öyle). Daha sonra hangi filmde görsem “aaa!! Woodyyy!!” diye sevinmişimdir. Adam girdiği filmi aydınlatıyor. Acayip bir gülümsemesi var. O gülüyor, ben de gülüyorum.

Bir kaç dakika göründüğü filmlere bile ışık katan bu adam, Defendor’u almış götürmüş. Ben izleyeli bir kaç ay oldu ama film 2009 da yapılmış ve bize hiç uğramamış. Dvd olarak da satışı olmadığından ancak internet aracılığıyla ulaşabileceğiniz bir film.

Kendini süper kahraman sanan,

Limitless

Çok film biriktirdim çok... Limitless'ı konusunu ilk öğrendiğimden beri izlemek istiyordum:
Yazmayı beceremeyen ezik yazar Morra (Bradley Cooper), yıllar sonra karşılaştığı bir arkadaşından ne olduğunu bilmediği bir ilaç alır. "Amaan kaybedecek neyim var ki?" mantığıyla hapı yutan Morra, insan kapasitesinin sınırlarını zorlamaya başlar.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Black Swan

Açıkçası izlemeye önyargılı başladım. Filmin biraz abartıldığı yönündeki eleştirilerden etkilenmiştim. Şimdiyse tamamen filmden etkilendiğimi itiraf ediyorum.
Hayatının rolünü oynamak üzere olan balerin Nina'nın (Natalie Portman) rolü alma ihtimalini hissettiği andan itibaren başlayan psikoz hali,

Çevir/Translate

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...