17 Ocak 2017 Salı

Merhaba Uzaylı

Sabahın 8'inde kalkıp oturdum televizyonun başına. Zaten bu aralar hep o koltukta takılıyorum. Yarı zorunlu bir keyif dönemindeyim. Ya da zorunlu bir "yarı keyif" dönemi denebilir. Sonra anlatacağım bunları.
Sabahın 8'inde harika bir film vardı. Dün akşam yarısında yakaladığım için izlemedim. Baktım tekrarı bu sabah. Filmin adı: The Man from Earth (Türkçe'ye de "Dünyalı" diye çevirmişler), tek bir evin küçük salonu ve aynı evin kapı önünde geçen leziz bir bilim-kurgu. Uzay gemileri, kostümler, efektler yok. Onun yerine zeki karakterleri olağanüstü diyaloglara sokan çok keyifli bir senaryo var. 
John Oldman eşyalarını toplamış, yaşadığı kenti ve çalıştığı üniversiteyi terk etmeye hazırlanmıştır. Meslektaşları da ona "hoşçakal" demeye gelirler. Bu birden bire ortaya çıkan "göç" fikrine anlam veremeyen arkadaşları, John'un 14.000 yıldır yaşayan bir mağara adamı olduğunu iddia etmesiyle şaşkına dönerler. Bir antropolog, bir arkeolog, bir din bilimci, bir psikolog, bir biyolog... O evin salonunda bir yandan arkadaşlarının aklından, bir yandan da şimdiye kadar yaşama dair bildikleri her şeyden şüphe ederek harika diyaloglara girerler. Tek bir odada geçen ama sizi sıkması mümkün olmayan, düşük maliyetli bir bilim-kurgu filmi söz konusu. 
Sonunda tahminlerinizin ötesinde bir sürpriz sonu var. Çok doğal bir o kadar da şaşırtıcı bir son. 

Zaman… Göremeyiz, duyamayız, tartamayız, laboratuvarda ölçemeyiz. Bir nanosaniye önce olduğumuz ile, şimdiki oluşumuz ve bir nanosaniye sonraki olacağımız, subjektif var oluş farkındalığı. Hopiler zamanı bir manzara olarak düşünmüşler; önümüzde, arkamızda var olan bir manzara.Ve biz onun içinde ilerliyoruz, dilim dilim.





11 Ocak 2013 Cuma

Aşk, Eş ve Zıtlıklar

Vatan Kitap'ın internet sitesi vatankitap.gazetevatan.com'da ilk kitap tanıtımım yayınlandı. Yazının tamamına aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.


Onur Caymaz, “Gökyüzü Sineması – İki Film Birden” adlı kitabında, birini 2004 diğerini 2007’de yazdığı iki novellasını bir araya getirme sebebi olarak bu kesişen öykü kurgusunun yanı sıra, her iki metne ve karakterlerine sinmiş olan edebiyat aşkını gösteriyor. Devamı için buradan buyrun...

30 Aralık 2012 Pazar

Vergilius'un Ölümü


İlk basımı 1945 yılında yapılmış olan Vergilius’un Ölümü sonunda Türkçe’ye çevrildi ve basıldı. Esere 67 yıl sonra kavuşuyor olmanın yanında, çevirmeni Ahmet Cemal’in 40 yıl süren çeviri macerasıyla heyecanlananların sayısı da az değil.
Ben de bu heyecanı yaşayanlardan biriydim. Ahmet Cemal’in Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde verdiği derslerden bir kaçına katılma şansını yakalamış (ki tadı damağımda kalmıştır, ders verdiği son seneydi) ve birikimine yazılarından sonra hiç bitmesini istemediğimiz ders saatlerinde de tanık olmuştum. Bu saatlerden birinde yapılan çeviri hatalarının eserin bütün özünü nasıl yok edebileceğinden bahsetmiş ve örnekler vermişti. Titiz ve yaratıcı çevirmenliğini daha önce Körleşme, Dönüşüm, İşte Böyle Dedi Zerdüşt, Niteliksiz Adam gibi bir çok eserde kanıtlayan Cemal’in 40 yıl önce başlayan Vergilius’un Ölümü çevirisinin hikayesi elbette çok ilgimi çekti.
Kitap elime ulaştığında gördüm ki, Ahmet Cemal bu çevirinin hikayesini kitabın başına ekleyerek, bize gazetelerden ve dergilerden okuduğumuzdan daha fazlasını vermiş. 1972 yılında başlayan çevirinin elyazısı metinleri fotoğraflanmış ve kapağın içine döşenmiş. Sevgiyle verilen emeğin fotoğrafları, Ahmet Cemal’in bu çeviriyle kesişen hikayesi ve 40 yılın emeğinin 500 sayfalık meyvesini elimde tutmak beni o kadar etkiledi ki, ilk gün sadece “Bir Çevirinin Hikayesi” adlı sunuşu okudum.
Herman Broch’un başyapıtı olarak değerlendirilen bu eserin başka dillere bu kadar zor çevrilmesinin bir sebebi var. Cemal’in ifadesiyle bu sebep, eseri oluşturan kelimelerin %80’inin Broch’un Almanca’dan türettiği kelimelerden oluşuyor olması ve dolayısıyla varolan sözlüklerin faydasız kalması. Ancak çevirinin başarısı, okuyucunun bu zorluklardan bihaber, romanın tadını çıkarmasını sağlıyor.
Kitabın kahramanı Publius Vergilius Maro, M.Ö. 70-19 yılları arasında yaşamış Romalı bir şairdir. Döneminin en büyük sanatçılarından kabul edilen Vergilius, Roma İmparatorluğu’nun destanı sayılan Aeneis’i yazmıştır. Vergilius’un Ölümü, bu büyük şairin ölümünden önceki son 18 saatini anlatır. Şair, ömrünü üretmekle geçirdiği eserlerinin gerçekle bir bağlantısı olmadığına ve sadece iktidarın “kitle hayvanını” beslemesine yaradığına, ölüm döşeğindeki son 18 saatinde uyanır.
Vergilius’un aydınlanışını ve ölümünü içeren bu kısa süre dört bölüme ayrılarak anlatılmıştır. İlk bölüm olan “Su - Varış” bölümünde imparatorluk filosundan bir gemiyle Brundisium’a varan şair, yattığı hasta yatağından gördükleriyle kendi şiirindeki Roma ile gerçek Roma arasındaki uçurumu farkeder. Bir yanda “zenginliğin o başlı başına bir uğraş olan tembelliğine kavuşma tutkusu”yla açgözlülükleri gözle görünür hale gelen soylular, diğer tarafta kırbaç sesleriyle inleyerek çalıştırılan köleler ve şık kıyafetler içinde yorgunluktan perişan şekilde servise devam etmek zorunda kalan hizmetkarlar vardır gemide. Vergilius’un uyanışının ikinci kısmını, Augustus’un da bulunduğu filonun karaya varmasıyla onu karşılayan kalabalık halk kitlesiyle karşılaşması oluşturur. Kitle hayvanı” dediği kalabalığın Sezarı selamlarken “tek bir insanın kişiliğinde kendine tapınmasına şahit olur. Ve sonra Sefalet Sokağı… Tahtırevanla saraya doğru ilerlerken geçtiği sokakta sefalet, hastalık, yoksulluk, ahlaksızlık içindeki kadınların Vergilius’un da bir ölümlü olduğunu hatırlatan hakaretleri büyük şairi kendisiyle yüzleşmeye bir kez daha zorlar. Gördüklerinden ve şimdiye kadar görmezlikten gelerek yaşadığı körlükten duyduğu utançla, konaklama yeri olan Augustus’un sarayına varan Vergilius’u burada ateşli bir nöbet ve hesaplaşma dolu bir gece beklemektedir.
Publius Vergilius Maro
M.Ö. 70 - M.Ö. 19
“Ateş – Çöküş”, Vergilius’un ateş nöbeti içinde yaşam amacından saptığını, iktidarın ve kitlelerin beğenisi uğruna tekil insandan, yaşamın ve ölümün gerçekliğinden, kendinden uzaklaştığını kabul ettiği bölümdür. Bu kabulleniş, 10 yıldır üzerinde çalıştığı ve henüz tamamlanmamış olan Aeneis’i yakma kararını da beraberinde getirir. Aeneis, Augustus’a ve Roma İmparatorluğu’na yani iktidara yapılan masalsı bir methiyedir. Eserinin kitleleşmekten uzak, gerçeğin bilgisine sahip tekil insanlardan oluşan bir toplumun oluşmasının önünde engelden başka bir şey olmadığını düşünür Vergilius. Her türlü sanatçılığın görevi olan kendini bilme yoluyla hakikati bulma yolundan sapmıştır. Şiirinde güzelliği hakikatin yerine koyarak sanatını köklerinden yaralamıştır. Kendisi de insanlığa her hangi bir yardımı bulunacak her türlü eylemden kaçınarak sefil bir edebiyatçı hayatı yaşamıştır. Bu nedenle eserine yakılmak layık olduğu gibi kendisine de ölmek ve unutulmak layıktır.
“Toprak - Bekleyiş” adlı üçüncü bölümde kendisini ziyarete gelen arkadaşları Plotius ve Lucius ile sanat, sanatçı kavramları üzerinden, Aeneis’i yakma kararını tartışırlar. Kendini bayağı zevklere kaptırmış kitlenin alkışının değer ölçüsü olamayacağını vurgular Vergilius ve güzelliğin alkış olmadan yaşayamayacağını, hakikatin ise kendini alkışlara kapatacağını ifade eder. Sanatçının dürüstlüğü, özgünlüğü, işlevi tartışılır üçü arasında. Ardından eseri yakmaması için kendisini ikna etmeye gelen Augustus ile iktidar ve sanat kavramları bir arada tartışılır ki kitap içerisindeki en heyecan verici bölümdür. MÖ 1. yy. Roma’sında yapılan bu tartışma romanın yazıldığı II. Dünya Savaşı döneminde de günümüzde de karşılığını bulmaktadır. Augustus sanatı, inancı, zaferi ve korkuyu iktidar adına nasıl ve neden kullandığını savunurken ve Aeneis’in artık Roma’ya ait olduğunu iddia ederken, Vergilius da tekil olarak hakikati bulmuş insan topluluğunun, uyuşmuş bir kitleden neden daha gerçek ve dolayısıyla kalıcı bir toplum oluşturacağını açıklamaya çalışır.
“Hava - Eve Dönüş” adlı son bölümde Vergilius’un ölüme kavuşması şiirsel bir dille anlatılır.
Bu şiirsel dilin kitabın bütününe hakim yapıda olduğunu söyleyebiliriz. En baştan beri hastalığının ateşi ve yoğun düşünceleriyle boğuşan şair, sık sık çocukluğunun ve gençliğinin an(ı)larına dönmekte, doğayı, insanları, yaşamı hatta o anki fiziksel çevresini tekinsiz bir biçimde algılamaktadır. Bu tekinsizliğin yoğun imgelem dolu, zaman ve mekandan bağımsız anlatımının zaman zaman romanın kolay ilerlemeyen bir yapıya bürünmesine neden olduğunu düşünüyorum.
Cemal’in sunuşunda belirttiği gibi Vergilius’un Ölümü batı edebiyatında sanata ve sanatçıya yöneltilmiş en temel ve en acımasız sorgulamalardan biridir. Bunun yanında Augustus ve Virgilius arasındaki tartışmanın kitle-iktidar-kültür tarafından okunması da oldukça doyurucudur.

(5 Kasım 2012)




27 Eylül 2012 Perşembe

Bir Haberim, 6 Kitabım Var

"Artık" vermek istediğim bir haberim ve bahsetmek istediğim kitaplar var. Bu kadar ara verince hepsi bir yazıda yer alacak tabii. 
Öncelikle, neredeyse bütün bir yaz boyunca 20 Bin Fersah'ı ihmal etmeme sebep olmakla kalmayıp, ayrıca yazmam gereken tezi tamamen boşlamama neden olan ve bir de ağız tadıyla doğru düzgün kitap okumama bile izin vermeyen bir gelişmeden bahsetmek istiyorum:
 Her şey yolunda gider de, 2012 Aralık ayında dünyanın sonu gelmezse, Ocak 2013'ün başlarında hatta belki Aralık ayı sonunda bir kızım olacak. 8 yılı tamamladığımız evliliğimizde, nihayet kendimizi hazır hissettiğimiz ve sevinçle karşıladığımız bir gelişmeydi ki bu, yukarıda saydığım bir kaç ufak tefek değişiklikten çok daha fazlasını getirdi hayatlarımıza. Hatta bir bebek beklediğimi ilk öğrendiğimde ev hayatı ve annelik ile ilgili ikinci bir blog bile yazmaya başladım. Ancak kısa sürede domestik hayattaki etkinliklerim üzerine kafa yormaktan ve gerektiğinden fazla zaman harcamaktan hoşlanmadığımı farkettim. Evde güzel yemekler hazırlayıp  iştah açan sofralar kurmayı, mutfakta yeni şeyler denemeyi seviyorum ancak fotoğraflarını çekip tariflerini paylaşmak, eve ya da "bir an önce yapıyım da bitsin" dediğim şeylere dair söz söylemeye çalışmak bana göre değilmiş anladım. Bu işi gerçekten hakkıyla yapıp annelik deneyimlerini paylaşan bir çok blog yazarı buldum ve keyifle okudum, o ayrı. Ama ben devamını getiremedim. 
2012 yılı için 50 kitap hedef koymuştum kendime (Sağ taraftaki Goodreads eklentisinden takip edebilirsiniz). Ancak yaz aşırı sıcak ve hamileliğimin etkisiyle düşük tansiyon  ve bulantılarla geçti. İhmal ettiğim YL tezinin vicdan azabı da eklenince, elime keyifle bir öykü ya da roman almam iyice zorlaştı. Biraz toparlanınca kısa aralıklarla okumama yardımcı olacak harika öykü kitapları bitirdim. 

Önce Ekmek-Orhan Kemal
Kitabın arkasında yayıncının bir notu var. Diyor ki: "Orhan Kemal'in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır." 
Eğer gerçekten de iyi edebiyat uzun dönemde insanlarda olumlu bir anlayış değişikliğine sebep oluyorsa (ki benim inancım bu yönde), Orhan Kemal'in eserleri bu yolda en değerli araçlardandır. 17 kısa öyküden oluşan bu kitap Orhan Kemal 'in neden edebiyatımızın en usta kalemlerinden biri olduğunu anlamak için yeterli.
Önce Ekmek, paranın ve geçim derdinin şekillendirdiği hayatlarımızı, insanı, varlığı ve yokluğu anlatıyor. Öykülerinde o kadar gerçek bir yan var ki, çalışmak için okulu bırakmak zorunda kalan kız çocuğu annenizin çocukluğu gibi, çalışmaktan koca koca olmuş kirli ellerinden utanan delikanlıyı sanki her gün işe giderken otobüste görüyorsunuz, belki sabahın 5'inde gazete getiren çocuklar yok ama hafta sonu bütün komşu çocukları uyurken sabahın 7'sinde simit satmak için şiş gözlerle mahallenize gelen çocuğu biliyorsunuz. Önce ekmek; kabulleniş, utanç, isyan, öfke, gurur ve hatta böbürlenmeyi içeren farklı bir vurguyla her bir öyküye sızmış gizli ünlem gibi.
1969 yılında hem Sait Faik Hikaye Armağını 'nı hem de Tük Dil Kurumu Hikaye Ödülü'nü almış bir kitap olduğunu belirteyim.

Dokuz Öykü-J.D. Salinger
Baştan söyleyeyim, Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı henüz okumadım. Evde sırasını bekliyor. Ancak Dokuz Öykü'ye bayıldım. Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın şöhreti biraz tartışmalı olabilir. Ancak bu kitap Salinger'ın yazarlığı hakkında oldukça güzel şeyler söylüyor. Muz Balığı Balığı için Mükemmel Bir Gün, yazarın en ünlü öyküsü, bu kitapta yer alıyor. Ayrıca Sarsak Dayı Connecticut'ta, Esme için-Sevgi ve Sefaletle, De Daumer-Smith'in Mavi Dönemi benim kitapta en çok beğendiğim öyküler. 

Taş Bina ve Diğerleri-Aslı Erdoğan
"Öykü anlatma sanatı, korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmaklarını yakmadan?" s.57
Aslı Erdoğan'ın imgelem dolu anlatımının zor okunur (en azından benim için) öyküler çıkardığını kabul ediyorum. Kitap 3 kısa ve bir uzun öyküden oluşuyor diyebiliriz. İlk üç hikaye Sabah Ziyaretcisi, Tahta Kuşlar ve Mahpus'un son hikaye olan Taş Bina'ya bir fon oluşturarak okunurluğunu artırdığını söyleyebilirim. Bütün kitap ve öyküler aslında tek bir şey ile ilgili: İşkence. İlk üç hikayede, taş binayı ve bazı kurbanlarını tanıma fırsatımız oluyor. Özellikle "Tahta Kuşlar" ve "Mahpus" çok etkileyici öyküler. "Taş Bina" okurken sizi zorlasa da sonunda bu soyutlamalarla dolu anlatımın işkencenin insan aklını zorlayan, bedenini ve ruhunu parça parça eden yapısıyla örtüşerek bir bütünlüğe kavuştuğunu kavrıyorsunuz. Kitabın 56. Sait Faik Hikaye Armağanı'nın sahibi olduğunu da atlamayayım.

Ağda Zamanı-İnci Aral
Ağda Zamanı da ödüllü bir kitap. 1980 yılında Akademi Kitabevi Öykü Başarı ödülü'nü almış. İnci Aral şiirle düzyazıyı bir arada başarıyla kullandığı öykülerinde kadınların hayatlarındaki sıradan görülebilecek ayrıntıları o kadar güzel öyküleştirmiş ki, kitap bir solukta sonuna geliyor. 17 farklı kadın öyküsü anlatmış İnci Aral. Kırmızı Sabahlık ve Kirli Sarı ilk aklıma gelenler. Böyle söyleyince sanki kitaptaki diğer öykülere haksızlık ediyormuşum gibi geliyor. Halbuki her biri bambaşka bir zamana ve mekana götürüyorken sizi bir farkediyorsunuz ki yine baktığınız ve gördüğünüz kendi içiniz.

Baharda Yine Geliriz-Barış Bıçakçı
Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. "İçinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki, kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın"
...
"Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum," demişti o. Sonra da bana dönüp sormuştu: "İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?" s. 68
Barış Bıçakçı'nın bu kitabının önerisini, Semih Gümüş'ün "Yazar Olabilir miyim?" kitabından aldım. Okuduktan sonra neden önerildiğini de gayet iyi anladım. Bıçakçı'nın bu kitabındaki öykülerin yalnızca biri 5 sayfayı buluyor. Öyküler kısa, yalın bir o kadar da öz. Bakan ve görmeye, anlamaya çalışan bir edebiyatçının sıradan anlardan ne çok şey anlatabileceğinin güzel bir örneği.

Kuşlar da Gitti-Yaşar Kemal
Bahsettiğim bütün kitaplar gerçekten değerli yazarların güzel eserleriydi. Ancak "Kuşlar da Gitti" yi buraya yazdığım an, bu kısa romanın (ya da uzun hikayenin) bir anda diğerlerinin ışığını bastırdığını hissettim. Yaşar Kemal'in nasıl büyük bir usta olduğunu ortaya koymaya şu 80 sayfalık küçücük kitabı yetiyor da artıyor bile. İyi okumanın en güzel tarafı bir müddet sonra çöpleri okumaya tahammül edemez hale gelmenizdir. Sizi alır ve bir daha kötü yazılmış bir sürü şeyi okuyamaz hale  geldiğiniz bir yere koyar. Dahası, oradan eskisi gibi okuyamadığınız gibi, eskisi gibi de göremezsiniz hayatı.
Var, var, tabii var, olmaz olur mu? İnsanlıktır bu... Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı, kabuğundan soydukça, bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymaya çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça...
"Dur, Mahmut dur."
"Durmam," diye bağırdı, "insanlara söz ettirmem. Olmaz. Bir yerlerde bir şeyler kalmıştır. Durmam, vardır. Parlıyordur. Biz onu bulamıyorsak gücümüz yoktur. O parlak ışığı göremiyorsak, gözümüz içimizin karanlığındandır." s.54



9 Ağustos 2012 Perşembe

Siz Hiç LSV Dükkan Çikolatası Tattınız mı?


LSV Dükkan yani Lösev Dükkan’ında lösemili çocuklarımızın anneleri kendi elleriyle hazırladıkları organik kurabiyeler ve birbirinden renkli el emeği, göz nuru el işlerini sizlere sunuyor. LSV Dükkan bundan tam 12 sene önce LÖSEV Ankara’da, küçücük bir atölyede 5 anne ile başlayan bir çalışmayken bugün yüzlerce annenin ekmek parasını kazandığı meslek atölyeleri haline geldi.                                  
Beslenme ile kanser arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekmek için kurulan bu minicik atölye, seneler içerisinde azim, sevgi ve inançla büyüdü. Giderek büyüyen ve insanın içini ısıtan bu başarı öyküsü, LSV Dükkan markasını yaratmaya kadar uzandı. Lösemili çocuklarımızın annelerinin umutlarını, hayallerini işlediği, sevgiyle yoğurduğu her bir LSV Dükkan ürünü sevgili çocuklarımızı hayata bağlayacak.

Tüm renkleri ve lezzetleri ile Türkiye’nin her yerinden LSV Dükkan’a www.lsvdukkan.com üzerinden ulaşabilir ve sipariş verebilirsiniz.

Lösev’i Twitter’da @losev1998 hesabından takip edebilir, #LosevHayatVerir hashtag’i ile  paylaşımlarınızla destekleyebilirsiniz.

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Hey Spidy!

Ben çocukluktan beri tam bir Örümcek Adam aşığıyım. İlkokuldayken teyzemlerin videosunda "Spiderman and His Amazing Friends" kasetlerini izler kendimizi oradan oraya atardık. Daha sonra yayından kaldırılana kadar televizyondaki bütün serilerini takip ettim. 
Buz Adam, Örümcek Adam, Ateş Yıldızı
2002'de ilk Spider-Man vizyona girdiğinde üniversite son sınıf öğrencisiydim. Kalabalık bir arkadaş grubuyla, şimdi kapanmış olan Polatkan AFM'de izlemiştik. Daha film başlamadan heyecandan kalp krizi geçiriyordum. Bayık MJ, tepetaklak duran Örümceğin maskesini indirip öptüğünde, resmen kıskançlık krizi eşiğine gelmiştim. Gençlik işte...
Bu öğleden sonra üzerine yapılan tüm tartışmalara rağmen son filmi izlemeye gittim. Açıkçası içimde Tobey Maguire'den sonra Andrew Garfield'i garipseme endişesi yok değildi (gerçi o hımbıl Peter Parker'a da tam alıştığım söylenemez ya). Ayrıca aynı hikayeyi çok küçük bazı değişikliklerle izlemek, okunan kitabın sinema uyarlamasında hissedilene benzer bir ihanet duygusu verebilirdi. Ya da bir çok kişinin dediği gibi "ne gerek vardı?" sorusuyla ayrılabilirdim sinemadan. 
Bugün bir kez daha anladım ki, benim gerçek çocukluk kahramanım Peter Parker ve Örümcek Adam'mış. Aynı  hikayeyi şöyle ya da böyle dinlemek beni bozmuyor. Andrew Garfield da yeni Peter Parker olarak gayet sevimli ve başarılı.  Karakterin aslında daha uygun, atletik ve biraz daha özgüven sahibi. 
Üç boyut teknolojisiyle ilgili bir sorun yaşamıyorsunuz. Zaten her sahnede çok yoğun kullanıldığını söyleyemeyiz. New York'un üzerinde ağ atıp ordan oraya atlamaksa nefes kesici (Bir ara ayakları ağzıma girecek sandım). 
Evet ilk filmle karşılaştırmadan izlemek neredeyse imkansız. Yine de çok keyifle izledim. Üstelik mızmız MJ'in olmayışı da bonus oldu. Emma Stone kesinlikle Gwen Stacy karakterine sempatimi artırdı. Ben Amca rolünde Martin Sheen, May Hala rolünde Sally Field gibi harika oyuncular var. Bir de Kaptan Stacy rolünde Denis Leary.
Kimilerine göre gerekliliğini tartışabilir. Benim içinse Örümcek Adam çocukluk aşkım, kahramanımdır. Bir sonraki filmini de heyecanla beklerim ve de kendimi kaptırmama göz yumarak, nefesimi tutarak izlerim.

2 Şubat 2012 Perşembe

Bugün 2 Şubat... Her gün 2 Şubat!


Amerika ve Kanada'da her yıl 2 Şubat'ta "Groundhog Day" kutlanır. Anlamı "dağ sıçanı günü"dür. Geleneklere göre, bu hayvanın o gün yaptığı hareketlerden, kışın daha ne kadar süreceği konusunda çıkarımlar yapılır.
Bugün günlerden? Salı mıydı?
Her sene festivali izlemeye gelmekten sıkılmış hava durumu sunucusu Phil, bu yıl da 1 Şubat'ta kameramanı ve asistanıyla festivalin yapılacağı kasabaya gelir. Phil töreni anlamsız bulan, bencil bir adamdır ve kendini beğenmişliği kabalık boyutunda rahatsız edicidir. Tek istediği 2 Şubat’ta 5 dakikalık çekimi tamamlayıp, oradan ayrılmaktır. Fakat Phil ne o gün ne de ertesi gün kasabadan ayrılmayı başarır. Çünkü her gün yeniden 2 Şubat’a uyanır. Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşadığı fakat ertesi gün kendisinden başka herkesin yeni bir gün gibi uyandığı 2 Şubat’ta takılı kalmıştır. Önce bencil karakterine uygun tepkiler verir. Mesela bir kadına aşık olduğunu söyleyip evlenme teklif etmesinin, sonra da bu yalan sayesinde geceyi onunla geçirmesinin hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü sabah olunca herşey 24 saat geriye alınır ve herkes herşeyi yine unutur. Phil bu işten sıkıldığında asistanı Rita’ya durumu anlatmaya çalışmış ve yardım istemiştir. Ancak gece yarısı herşeyin 2 Şubat sabahına bağlandığı bir durumda işin içinden çıkması imkansız gibidir.
2 Şubat’a hapis kaldığı gün değil, kendisine defalarca verilmiş bir şans olarak baktığında Phil değişir, etrafı değişir, bir 2 Şubat’ın diğer 2 Şubat’tan farkı olmaya başlar. Bir günde başlangıç seviyesinden ileri seviyeye kadar piyano çalmayı öğrenmek istemez miydiniz? Ya da o gün öleceğini bildiğiniz bir insanı son saniyelerinde mutlu etmek? Hata yapsanız bile ertesi gün tekrar deneyebileceğinizi bilmek?
The Groundhog Day (Bugün Aslında Dündü), televizyonda her karşılaştığımda, tekrar tekrar izlediğim bir film. Her seferinde tekrar güldüren ve tekrar ağlatan ve tekrar düşündüren. 

Çevir/Translate

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...